Hafta Başı (87): Gündemde hep CHP var | Savaş bitti mi?

23.06.2026 medyascope.tv

23 Haziran 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız. Kadri Gürsel'le bu haftayı konuşacağız. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: CHP’de yaşanan son gelişmeleri konuşacağız. Çünkü Türkiye'de gündem hep CHP. Ama önce kısaca şu savaş meselesinden söz edelim. Biz seninle savaşı sürekli takip ettik. En son, ‘’savaş sahiden bitiyor mu?’’ diye sorduk. Anlaşıldığı kadarıyla bitti gibi. Başlığı da ‘’Savaş bitti’’ diye verdim ama yine de aktörler nedeniyle çok emin olamıyorum. İsviçre'de temaslar var ama karşılıklı birtakım restler, blöfler, bir poker oyunu gibi seyrediyor. İran burnundan kıl aldırmıyor, Trump arada sırada güç göstermeye çalışıyor. Öte yandan, İsrail biraz tedirginlikle olayı yakından takip ediyor. An itibarıyla savaşın bittiğini söyleyebiliyor muyuz Kadri?
Kadri Gürsel: Güzel soru. Bence söyleyebiliriz. Savaş bitti ama çatışmalar devam edebilir ve bu devam eden çatışmalar, arada sırada olabilecek olan vukuat, savaştan sayılmayacaktır. Çünkü aslında iki taraf da bu savaşın bitmesini gerçekten istiyor. Bir tarafta Amerika var. Amerika, uluslararası toplumun ve kendi toplumunun rızasını almadan keyfi bir savaş başlattı. Ne doğru düzgün bir planlama vardı, ne bir çıkış stratejisi. Başta ilan edilen amaçlarla sahadaki gerçeklik arasında derin bir uçurum vardı ve sonuçta Amerika iradesini askeri yollardan, savaş araçlarıyla İran'a kabul ettiremedi. İradesini kabul ettiremediğinin de farkında ve bu şartlarda masaya oturdu. Ama Amerika'da kasım ayında ara seçim var ve Trump da dışarıdan, İsviçre'ye gönderdiği heyetin bazen de işlerini bozma raddesine varacak şekilde, gazel okuyor. “Devam edin yoksa ben sizi bombalarım” gibi tehditler savuruyor. Tabii böyle tehditler, baskılar altında müzakere ediyor konumda olmak İran'ın hoşuna gitmiyor. Onlar da “Gideriz, bırakırız” diyorlar ama bırakmıyorlar. Çünkü aslında İran tarihsel bir fırsat yakaladı burada, öyle bakmak lazım. Bu müzakerelerin sonunda, İran ve Amerika arasında 47 yıldır açık düşmanlık hattında devam eden ilişkilerin kabul edilebilir bir seviyede normalleşmesi mümkün görünüyor. Bu da İran açısından büyük bir kazanım olur açıkçası. Amerika'nın İran'dan istediği şeyler, nükleer programını denetime açması, nükleer silah hedefinden vazgeçmesi, vekil unsurları aracılığıyla bölgeyi istikrarsızlaştırmaktan vazgeçmesi, ama en acil konu öncelikle bu nükleer program gözüküyor.
Hatırlanacak olursa İran'ın bu nükleer programı İran açısından bir saplantı değil aslında, çünkü İran, Şah'ın başlattığı o nükleer programı yeniden raftan indirmek ve yürürlüğe koymak için 1988'de karar verdi. Irak'ın kendisine yönelik kimyasal silah kullanmasına dünyanın hiç ses çıkarmaması sonucunda bu etkili oldu. Şimdi 60 gün öngörülen bir süre var, 60 gün içinde kapsamlı bir çerçevenin çıkması lazım ortaya. Tabii 60 gün süre daha çok uzar. Çünkü sadece nükleer anlaşma ile sınırlı Ortak Eylem Planı olarak 2000'lerin ortalarında başlayan süreç, daha sonra 5+1 formatında, yani BM Güvenlik Konseyi artı Almanya ile Kapsamlı Ortak Eylem Planı olarak devam etmiş ve adında nükleer geçmediği için ‘’nükleer anlaşma’’ olarak yerleşmişti medyanın diline ve herkes bu bölüme ‘’nükleer anlaşma’’ diyordu. Nükleer anlaşma için bile iki yıla yakın sürdü bu müzakereler. O zaman Trump değil Obama gibi ciddi bir devlet adamı olduğu için, bu kadar maytaplı, gerilimli ve baharatlı değildi, soslu ve kaynamalı olmamıştı.
Bugün fark şu: İki taraf da kapasitelerini sonuna kadar zorladılar, kullandılar. Askeri kapasitelerini gösterdiler. Amerika kendi sınırlarını, yapabileceklerini gördü. İsrail kendi sınırlarını gördü. Tabii bu müzakerenin denkleminde değil ama dışarıda etkiliyor. İran yapabileceklerini gördü. Körfez ülkeleri İran'ın yapabileceklerini gördü ve Amerika'nın kendilerini savunamayacağını da gördü. Ayrıca Amerika'nın da kendisini savunamadığını gördü. Herkes, bütün aktörler kendi sınırlarını gördü, test etti. Daha önceki nükleer anlaşmada askeri konu, askeri kapasite kullanımı, askeri tehdit masada değildi, bu bir bilinmezdi. Şimdi artık bu da biliniyor. Dolayısıyla, burada artık yarım asra yaklaşan bir süre sonunda, İran rejiminin, normale yakın bir seviyede bölge jeopolitiğinde meşru bir aktör olarak yerini alması, petrolünü ihraç edebilmesi, ambargoların kalkması, ilişkilerin normalleşmesi, İran'ın da bölgeyi istikrarsızlaştırmaması karşılığında, çok daha geniş kapsamlı bir anlaşma çerçevesi çıkabilir. Dolayısıyla 60 gün değil daha da uzun sürer. Bu pilav daha çok su kaldırır. Ben bu açıdan iyimserim.

Ruşen Çakır: Bağlantıda bir sorun yaşıyoruz. Bu ne zamandır pek olmuyordu ama şimdi peş peşe olmaya başladı. Herhalde Kadri'nin bağlantısında bir sorun var. Kadri İran Savaşı’nın bitmiş olduğunu düşünüyor. Söyledikleri çok doğru ama yine de burada birtakım hususları göz ardı edemeyiz. O hususlar nedir? Mesela, İran rejiminin giderek daha radikallerin, yani Devrim Muhafızları'nın denetimine girmiş olması. Hamaney'in yerini alan oğlu Mücteba'nın çok ortada gözükmemesi, belki de çok fazla fonksiyonel değil. Cumhurbaşkanının iyice etkisizleşmiş olması. Bir diğer husus tabii ki İsrail’in bundan memnun olmaması ve bir şekilde bu süreci, bu anlaşmayı sabote etmek için elinden geleni yapacaktır.
Bir diğer husus da tabii Trump'ın öngörülemezliği. Kadri'nin o anlamda söylediği Kasım ayındaki ara seçimler meselesi şu anda Tahran'ın lehine gözüküyor. Trump, seçimler nedeniyle, özellikle ekonomi, petrol fiyatları gibi konularda İran'ın gönlünü hoş tutmaya çalışabilir. Ama tekrar söylemek gerekirse, bunların kalıcı olduğunu söylemek mümkün değil; bunu özellikle vurgulamak lazım.
Kadri bağlantısını değiştirip tekrar bağlanacak ve Cumhuriyet Halk Partisi'ni konuşacağız. Savaşı çok da fazla konuşmaya gerek yok, söylenecek her şeyi söyledi zaten Kadri. Cumhuriyet Halk Partisi konusunda bugünün önemli olayı, Özgür Özel'in Mecliste yeniden grup konuşması yapacak olması, bunu özellikle vurgulamak lazım. Geçen hafta ikisi de grup konuşmasını pas geçmişti biliyorsunuz. Bu hafta Özgür Özel konuşma yapacak. Kılıçdaroğlu da herhalde şu sıralarda MYK'yı topluyor, öğleden sonra da Parti Meclisi'ni toplayacak. MYK'dan yeni kararlar çıkmasını bekliyoruz. Özellikle il örgütlerine yeni atamalar bekleniyor. Geçen hafta, İstanbul, İzmir, Ankara başta olmak üzere önemli atamalar yaptılar. Bazı il başkanları disipline sevk edildi. Bazıları sevk edilmeden görevden alındı. Cumhuriyet Halk Partisi'nde, daha önce MHP'de olana benzeyen bir süreç yaşanıyor şu anda. Atanmış yönetim, seçilmiş il başkanlarını görevden alıyor. Birtakım isimleri de, daha önce milletvekillerine yaptığı gibi disipline sevk ediyor. Bugün de yine öyle bir şey çıkabilir. Birtakım illerde yeni görevden almalar, yeni disipline sevk etmeler pekâlâ çıkabilir.
Bir diğer önemli nokta da Özgür Özel'in bugün yapacağı konuşma. Kalabalık olacaktır yine muhakkak ve orada kimlerin olacağı meselesi de önemli. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi'nde bazı milletvekilleri iki arada bir derede kalmış gibi. Bir diğer yandan tabii ki vereceği mesajlar önemli. Özgür Özel'in şu âna kadar yaptığı konuşmalara baktığımızda şunu görüyoruz: Eskiden iç meselelere hiç değinmezdi. Şimdiyse, iç meseleler, yani bu mutlak butlan olayı ile ilgili birtakım şeyler söylüyor ama aynı zamanda iktidara yönelik de birtakım siyasi çıkışlar yapıyor. Bakalım bu sefer hangisi daha öne çıkacak, bunu merakla bekliyorum şahsen. Çünkü Özgür Özel şu anda, seçilmiş Cumhuriyet Halk Partisi'nin öne çıkan tek figürü, tek aktörü. Sürekli bir yerlerde. Kimi zaman halkın arasında, kimi zaman mitingler düzenliyor ya da bu tür konuşmalar yapıyor. Medyaya röportajlar veriyor, yayınlara çıkıyor. Öte yanda, Cumhuriyet Halk Partisi'nde atanmış yönetimin sokağa çıkmadığını görüyoruz. Çok net bir şekilde sokağa çıkamayan bir atanmış yönetim var. Kılıçdaroğlu "Cinayet mi işledim niye çıkamayayım?" dedi ama çıkamıyor, çıkmıyor. Bunu görüyoruz. Onun ötesinde de sürekli bir ‘’arınma’’ adı altında parti içerisinde temizlik yapıyorlar.
Evet, Kadri tekrar yayına bağlandı. Kadri merhaba tekrar. Seni beklerken savaş bahsini kapattım. Cumhuriyet Halk Partisi konusuna girdim ve izleyicilerimize bugün yaşanacak olayları anlattım. Özgür Özel Mecliste grup konuşması yapacak. Bu arada Cumhuriyet Halk Partisi'nin atanmış yönetiminin MYK'sı şu saatlerde toplanıyor, muhtemelen yeni birtakım görevden almalar, disipline sevkler söz konusu olacak. Bir diğer husus da ki seninle bu konuyu konuşmadık, ben o konuyu ayrıca bir yayın https://medyascope.tv/2026/06/20/rusen-cakir-yorumladi-kilicdaroglu-tabii-ki-pisman-degil/ yaptım. Kemal Kılıçdaroğlu cuma gecesi Sözcü TV canlı yayına çıktı biliyorsun. Program bayağı izlendi, gündem oldu, tartışma oldu. İstersen oradan başlayalım. Sen de izlemişsindir, en azından ana hatlarıyla neler söylediği, neler söylemediğine vakıfsındır. Kemal Kılıçdaroğlu'nun cuma günkü performansı bize ne söylüyor?
Kadri Gürsel: Öncelikle izleyicilerden özür dilemek istiyorum. Burada âni bir hat kaybı yaşadım ve taşınabilir hattımı açtım. Yaşadığım binada hat gitti. Hiç olmayan bir şeydi, özür dilerim. Soruna geleyim. Ben cuma akşamki yayına farklı bir açıdan bakıyorum. Birincisi, Kemal Kılıçdaroğlu çok kötü bir performans sergiledi ve gerçekten açığa düştü, kendini teşhir etti. Böyle bir düzlemde gidiyor Kemal Kılıçdaroğlu’nun performansı açısından düşünülenler.
İkincisi, uzun zamandır özlenen bir gazetecilik performansıydı izlediğimiz. Bir siyasetçiye soru sorulacaksa sorular böyle sorulur. Tamam, amenna, böyle sorulması gerekirdi. Diğer taraftan, iktidar medyası ve ‘’atanmış CHP’’ tarafından gelen infialle karışık bir tepki var. ‘’Böyle sorular sorulur mu? Kemal Bey'i dövmek için, pataklamak için gelmişler, çok belli. Bunun gazetecilikle falan bir alâkası yok” görüşü. Bu da saçma sapan, ciddiye alınacak bir görüş değil. Programa katılacak olan isimlerin pozisyonlarına baktığın zaman, onlar siyasi duruşları olan meslektaşlarımız, özellikle Barış Terkoğlu açısından söylüyorum, Kılıçdaroğlu çok zor sorulara hazırlıklı olmalıydı. Asıl mesele Kılıçdaroğlu'nun performansı değil. Asıl, Sözcü TV’ye çıkmakla, Kılıçdaroğlu'nun performansı ne olursa olsun, bir siyasi aktör olarak meşrulaştırılmasıdır. Bu bakımdan da sonuç ne olursa olsun, Kılıçdaroğlu elinden geldiğince kendi pozisyonunu savunmuştur, ama bir siyasi aktör olarak adeta eşitlenmiştir. Konumunu meşrulaştırmıştır. Sözcü Televizyonu bunu yapmıştır. Bundan sonra da böyle yayınlara çıkarsa da olacak olan budur.
Neticede biz ne diyorduk? Meydanlarda "Hain Kemal" sloganları atılıyor. Diğer taraftan da, mesela benim en başta verdiğim tepki "Cumhuriyet Halk Partisi kapatılmıştır" olmuştu. Cumhuriyet Halk Partisi'nin kapatılmasında başrolü oynayan kişi de Kılıçdaroğlu'ydu. Neticede Kılıçdaroğlu, ister atanmış deyin ne derseniz deyin, bir Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı olarak orada ekrana çıktı ve uzun uzun sorulara cevap verdi. Bunun ötesinde, aslında Kılıçdaroğlu ile yapılan bu soru-cevap tartışmasından ziyade, yayıncılık açısından ideal olan, Özgür Özel ile Kılıçdaroğlu'nun tartışmasıdır, bunun sağlanabilmesidir. Bu tabii bugünkü Türkiye'de kolay bir şey değil. Yahut da ikinci adamların, artık o seviyedekiler kimse, tartışmasının sağlanmasıdır. Aslında soruların cevabı, sorulara verilecek cevapların ne olduğunu, Kılıçdaroğlu'nun kendisini nasıl savunacağının, Kılıçdaroğlu'na olan desteğin artması gibi bir sonucu doğurmasını beklemiyorum. Aynı şey değil. Bir siyasi aktör olarak Kılıçdaroğlu'nun meşrulaştırılmasıyla, Kılıçdaroğlu'nun Cumhuriyet Halk Partisi’nin %5'ini alıyorken, bu programın sonunda %5,5'ini alır hale gelmesi aynı şeyler değil. Böyle bir şey yok zaten. Ama herhalde Kılıçdaroğlu buraya zaten bu amaçla çıkmadı.
Mesela Kılıçdaroğlu dokunulmazlıklar konusundaki soruya, "Biz kürsü dokunulmazlığı dışında diğer konularda dokunulmazlıkların olmamasını istiyoruz" diye cevap verdi. Böyle saçma sapan bir siyasi pozisyon olamaz. Ama bunun açıklıkla o programda da söylenmesi lazım. Tabii gazetecilik açısından soru-cevap, söyleşi formatında olduğu için bu söylenemiyor. Çünkü Türkiye'de yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirmiş ve bir silah olarak kullanılıyorken, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kürsü dokunulmazlığı hariç kaldırılmasının, siyasetin yeniden yargı kanalıyla düzenlenmesi için araç olarak kullanılabileceğini öngörmemek, normal şartlarda mümkün değildi, Kılıçdaroğlu da pekâlâ bunu öngörüyordu.
Ama Kılıçdaroğlu devlet adamı olduğunu varsayıyor. Devletin içinden gelmiş en üst seviyede yüksek bir bürokrat. Çok saygı duyulan biri o dönemde. Maliye müfettişleri, maliyeciler çerçevesinde üstat olarak kabul edilen biri. Aslında 2016'da devlet adamlığından devletin adamı olmaya tenzil etmesi, kendisini düşürmesi. Çünkü bir siyasetçinin, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması için oy kullanması, kendisini inkâr etmesiyle eş düzeydedir, kendini tenzil etmesidir, değersizleştirmesidir. Sadece Kılıçdaroğlu değil, grup disiplinine bağlı olarak o konuda "Evet" oyu veren bütün Cumhuriyet Halk Partililer de tarih önünde sorumludur, ayrı mesele. Burada bunların söylenmesi lazım. Butlan konusunda da aynı şey. Mesela "Kaymakam mı gelseydi Cumhuriyet Halk Partisi'nin başına? Bir valiyi mi atasalardı kayyum olarak?" diyor. Evet. Bir tartışmacı olsaydı karşısında "Evet Sayın Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet Halk Partisi'nin başına bir vali gelseydi, bugünkü durumdan çok daha iyi olurdu Cumhuriyet Halk Partisi için" diyebilmeliydi. Bunlar denilemediği için, Kılıçdaroğlu da kendi görüşlerini tabii ki CHP’nin çoğunluk tabanı açısından ikna edici olmaktan uzak bir şekilde söyledi.
Aslında tartışma performansı açısından Kılıçdaroğlu’nu, bir Şaban Dişli karşısında bir de Mir Dengir Mehmet Fırat karşısında olmak üzere iki kere izledik. O zamanlar elinde güçlü dosyalar varken iyiydi. Bir de 2023 seçimlerinden önce çıktı sanıyorum. Ama Kılıçdaroğlu'nun söylediklerinden ziyade, Bülent Kuşoğlu röportajının daha önemli olduğunu düşünüyorum hep. Orada aslında Bülent Kuşoğlu, Kılıçdaroğlu ve ekibinin hareket tarzının mantığını daha güzel izah etmişti. Kılıçdaroğlu hep kaçak güreşti. 4-5 Kasım 2023 Kurultayı’nda genel başkanlığı kaybetti. Kaybettikten sonra, mesela, en başından itibaren bu mutlak butlan sonucuna mesnet teşkil eden sözde iddiaların sahibi o olsaydı, bir süre sonra "Kurultayda delege iradesi parayla satın alınmıştır. Ben bu sonucu kabul etmiyorum. Eski yönetim olarak hakkımızı yasal yollardan arayacağız" deyip en başından itibaren bunu üstlenseydi, gerçekten bu kadar küçültücü bir seviyede olmazdı bugün. Bu kadar olmazdı. Yine olurdu, ayrı mesele, yanlış anlaşılmasın, bu kadar olmazdı. Çünkü burada arkadan iteklendi ve kullanıldı, o da kabul etti. Oynadığı rolüne arkadan iteklendiği ve kullanıldığı izlenimini çok net verdi. En baştan cesaretle hareket etmedi bu konuda; en azından onu söylemek lazım. Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin yargı yoluyla el değiştirilmesi sürecinde, en baştan itibaren iktidarla işbirliği ve anlaşma yoluyla hareket ettiğini, bir işbirliği yaptığını düşünüyorum. Ama süreci kendi inisiyatifiyle başlatıp yürütebilirdi; bunu yapmadı. Bunu yapmadığı için de şimdi hayatının sonuna kadar boynunda taşıyacağı değirmen taşı, daha da ağır olacak. Daha hafif bir değirmen taşıyla dolaşacaktı, şimdi çok daha ağır bir değirmen taşı var.

Ruşen Çakır: Ben bu sabah "Kasım ayında baskın seçim olur mu?" başlığıyla bir yayın https://medyascope.tv/2026/06/23/kasim-ayinda-baskin-secim-olur-mu/ yaptım. ‘’Erdoğan, Cumhuriyet Halk Partisi’ni böyle parçaladıktan sonra, bir an önce seçim yapıp tekrar kendini seçtirmeyi hesaplayabilir’’ iddiaları son günlerde sıkça dillendiriliyordu. Bazı güvendiğim, görüşlerine önem verdiğim birkaç kişiyle bu konuda sohbet ettim. Onlarda da sanki bu fikrin giderek yaygınlaştığını gördüm. ‘’Erdoğan seçimi Kasım ayında da yapsa, bir yıl sonra da yapsa, 2 yıl sonra da yapsa nasıl olsa kazanacak.’’ Erdoğan'ın seçimi kazanması, tarihi ne olursa olsun, ekonominin durumu ne olursa olsun, yeniden kazanması garantiymiş gibi bir ruh hali var. Öğrenilmiş çaresizlik. Çünkü bunlar Erdoğan'ı istemeyen, Erdoğan'dan kurtulmak isteyen insanlar. Ama çok ciddi bir şekilde, hele bu Cumhuriyet Halk Partisi'nde son yaşanan mutlak butlan sonrası yaşananlardan sonra, seçimlerin Erdoğan için çantada keklik olduğunu zamanından bağımsız olarak düşünüyorlar. Ben bunun böyle olmadığını söylemeye çalışıyorum, ama diğer taraf o kadar somut olayları gösteriyor ki. Bir de yaşananların dışında yaşanabilecekler var. Özgür Özel'in, başkalarıyla beraber dokunulmazlığının kaldırılıp hapse atılması gibi, ki olmaz denen birçok şey Türkiye'de oldu. Gerçekten böyle bir şey var mı? "Ne olursa olsun hayatını kaybedene kadar Erdoğan gitmeyecek" düşüncesi üzerine ne düşünüyorsun?
Kadri Gürsel: Ben seni hariç tutarak konuşuyorum. Gazetecilerin, gazetecilikten gelen yorumcuların görevi umut vadetmek, umut vermek, umut tazelemek değil. Böyle bir misyon atfetmiyorum kendime, ‘’Aman umudumuzu yitirmeyelim’’ gibi bir misyonum yok. Gerçi ben bunu yazdım köşe yazarı olarak da. 2017’de hapisten çıktıktan sonra, baktım bütün gençler ülkeyi terk etmeyi düşünüyor. "Durun gitmeyin, daha yaşanacak çok şey var" https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/kadri-gursel/durun-gitmeyin-daha-yasanacak-cok-sey-var-86321 dedim sonraki seçimleri öngörerek. Çünkü bir şeyler olmaktaydı, olacaktı. Onları öngörerek “Daha yaşanacak çok şey var” diye yazdım. Ama bu bir analize dayanıyordu. Bunu böyle umut pompalamak için bir siyasi misyon edinip kendi üstüme almadım. O zamanlar Türkiye'de seçimlerin henüz anlamını yitirmediğini düşünüyordum ve zaten bir ittifak oluşturuldu. Şimdi çok tartışılıyor, bu ayrı bir konu, bugün bu konuya girmek istemiyorum. Kılıçdaroğlu'nun en başından itibaren bir komplo olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin başına getirildiğine kadar götürüyorlar ve bunu yapanlar bugünkü Cumhuriyet Halk Partililer. O da ayrı bir hilkat garibesi, bir düşünce tarzı. Neyse, burada kapatayım bunu.
Bugün ise konuya çok farklı bakıyorum. Bu mutlak butlan kararı çıktıktan sonra seninle yaptığımız ilk yayında, https://medyascope.tv/2026/05/25/hafta-basi-83-mutlak-butlan-sonrasi-chp-iran-savasi-bitiyor-mu/ bu kararla, Erdoğan'ın önümüzdeki seçimler ne zaman yapılırsa yapılsın, bir sonraki seçim engelini aştığını söyledim. O zaman da şimdi de aynı düşüncedeyim. Erdoğan ve AKP'si için, ‘’bundan sonraki seçimi kazanacak’’ demiyorum. Seçim bir anlam taşıyorsa, yani kabul edilebilir ölçüde serbest ve adil bir seçimse anlamlı olur o seçimi kazanmak. ‘’Kazanmak’’ demiyorum, o engeli aşmak. O bir prosedür. Onu yaptı mı? Yaptı. İşte seçim yaptı. Mevcut parametreler dahilinde böyle. Bu parametreler değişebilir mi? Değişebilir. Siyaset bunun için var. Siyaset mevcut denklemleri, halkın eğilimlerini, siyasi eğilimlerini ve tercihlerini değiştirmek için yapılır. Tabii yapılabilirse. Mesele bu. Siyasetin yapılamadığı bir noktaya doğru sürükleniyor Türkiye. Bugün de sürükleniyoruz oraya doğru ve bunu henüz daha döndürecek, bu yolu olumluya doğru değiştirecek bir inisiyatif henüz göremiyorum. Yeni bir parti kurulması ihtimalinden söz ediliyor. Benim için ihtimal değil, bu bir zorunluluk. Başka bir yol göremiyorum. Ama bu bir çıkış yolu olur mu? O da şüpheli. Çünkü bu iktidar yargıyı da sonuna kadar dokunulmazlıkların kaldırılması müessesesinde kullanmakta kararlı gözüküyor.
Biraz önce “Öğrenilmiş çaresizlik” dedin. ‘’Öğrenilmiş çaresizlik’’ "Erdoğan kazanamayacağı seçimi yaptırmaz, kazansa da bırakmaz" söyleminin çok ortalıkta dolaştığı, revaçta olduğu 2016, 2017, 2018’de bir eleştiri olarak kullanılıyordu. Çaresizlik diye bir şey yoktur aslında, ama verili koşullar içinde çare üretmenin mümkün olmadığı bir durum söz konusudur. O zaman koşulları değiştirmek lazım. Koşulları değiştirmek de siyasetçinin görevi. Bunu nasıl yapabileceklerini bilmiyoruz. Şu an Özgür Özel politik aktivizmine devam ediyor. Siyaset yapıyor diyeceğim ama aslında mitingler düzenliyor, canlı tutmaya çalışıyor. Ama iktidara duyulan öfke, neredeyse Kılıçdaroğlu'na karşı kanalize edilmiş oldu, bu kaçınılmaz bir sonuçtu. Bundan çıkması için, Türkiye'de ana muhalefetin, -Cumhuriyet Halk Partisi demiyorum, ana muhalefetin- toplumsal muhalefetin önüne geçip, Cumhuriyet Halk Partisi sorunsalını geride bırakması lazım. Cumhuriyet Halk Partisi içinde kalarak, "Durun bekleyin, partiyi bir şekilde geri alacağız" diye örgütünü ve seçmenini oyalayarak geçirilecek günler kayıp zamanlardır bana göre. Bugünkü koşullarda sorulursa böyle derim.
Ama yeni bir parti kurulursa, buna iktidarın reaksiyonu ne olur, o konuda çok da iyimser şeyler söylemek de mümkün değil açıkçası. O açıdan ben maalesef ülkenin yakın geleceği açısından çok da iyimser olamıyorum. Ama benzer şeyleri söylediğimde gelen tepkilere bakıyorum, "Umutsuzluk saçıyor" deniyor. Ne alâkası var bunun? Siz bir stand-up'çı çıkardınız, uyuz oluyormuş kendisi umutsuzluk saçanlara. Umut ve umutsuzluk ayrı şeyler. Umut verecek olan siyasetçidir. Ben de siyasetçinin umut verip veremediğine bakarak durumun ne olduğunu az çok kavrarım, tartarım ve bir değerlendiririm. Siyasetçi umut veremiyorsa, bence " Cumhuriyet Halk Partisi’ni geri alacağız" demek umut vermek değil. Sen Cumhuriyet Halk Partisi’ni geri alamayacaksın, çok açık bu. Denklemi görmüyor muyuz artık? Bu bakımdan, iktidarın en azından planlarını dilediği gibi, canı istediği gibi, istediği tarihte ve şekilde uygulamasını, meşru zeminde ve meşru yöntemlerle zorlaştırmak, muhalefetin geliştirebileceği bir siyaset olur diye bakıyorum.
Ana muhalefet Kılıçdaroğlu'nu ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni geride bırakıp yalnızlaştırmalı ve bundan kurtulmalıdır. Bu şekilde devam edilecek bir süreç en çok iktidarın işine gelir. İktidar ellerini ovuşturur. Kendi televizyon kanallarından atanmış figürleriyle, zaten bunun ateşini harlamaktadır sürekli olarak. En çok keyif veren şey bu iktidara. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da "Bak işte oda kapmaca oynuyorsunuz, makam kapmaca oynuyorsunuz, biz nelerle uğraşıyoruz, siz nelerle uğraşıyorsunuz" deyip dalgasını geçiyor. Neticede yargı kararıyla oluşan bir tablo karşısında, sanki bu Cumhuriyet Halk Partisi'nin iç kriziymiş gibi, içinden kaynaklanmış bir krizmiş gibi yansıtılıyor, alâkası yok. Bu açıdan Cumhuriyet Halk Partisi’nin yapması gereken şey, en kısa sürede bu tartışmanın dışına çıkmak. Bence, ana muhalefetin tabanı Kılıçdaroğlu ve Cumhuriyet Halk Partisi hakkında çok net görüşlere sahip. Bu görüşlerin de değişmesi ihtimali yok. Herkes büyük tecrübe kazandı. Herkes herhalde bir muhasebe yapmıştır. Bu bakımdan da Cumhuriyet Halk Partisi’nin sahip olduğu imkânları geri almak ve konforlu bir alanda siyaset yapmak özlemi nostaljik bir şey; artık bundan çıkılması gerekiyor. Ama tabii bu da kendi içinde büyük riskler içeriyor. Sen de söyledin, iktidar buna dokunulmazlıkların kaldırılması ve tutuklamalar ile reaksiyon verebilir.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Kadri. ‘Hafta Başı’nı burada noktalayalım. Haftaya tekrar buluşmak üzere diyelim ve izleyicilerimize de teşekkür edelim.
Kadri Gürsel: Ben de izleyicilerden tekrar özür diliyorum bu yaşadığımız teknik arıza için.

Ruşen Çakır: Ben idare ettim merak etme. Haftaya tekrar görüşmek üzere, iyi günler,
Kadri Gürsel: İyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
28.06.2026 “İlliberal barış”
23.06.2026 Hafta Başı (87): Gündemde hep CHP var | Savaş bitti mi?
21.06.2026 Özgür Özel'in sokakta, çarşıda, pazarda ne işi var?
20.06.2026 Kılıçdaroğlu tabii ki pişman değil
19.06.2026 Erdoğan'ın halefinin kim olacağını tartışmak ne kadar anlamlı?
18.06.2026 CHP’de ihraçlar duracağa benzemiyor
16.06.2026 Yeni parti için geri sayım başladı
15.06.2026 Hafta Başı (86): Savaş sonunda bitti mi? | CHP hep gündemde
15.06.2026 Kürt hareketiyle sosyalist sol arasında makas açılıyor
14.06.2026 Kimler tarihin doğru tarafında duruyor: CHP Lüleburgaz mitinginden izlenimler
28.06.2026 “İlliberal barış”
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı